Menü Yarımada Gazetesi
CENGİZ BAYSU

CENGİZ BAYSU

Tarih: 27.03.2026 09:14

“Dünya tiyatro günü” için (27 Mart)

Facebook Twitter Linked-in

İnsanın olduğu yerde çıkarlar vardır. Menfaatin olduğu yerde de yaranma ve ikiyüzlülük… Hayat gerçekler üzerine bina edilmiş olmasına rağmen gerçek dışılıklardır hayatı berbat eden… Tiyatronun tanımı belki kısaca yapılabilir ama önemini vurgulamaya, tiyatro gününe anlam yüklemeye, oyuncuların değerini anlatmaya sözcükler, tümceler yetmez.

Tarihsel gelişim içinde
   Öncesi olmasına ve başka yerlerde de ortaya çıkmasına rağmen Antik Çağ Akdeniz Havzası’nda iyi silahlanmış çiftçiler, bir gün iki tekerlekli savaş arabalarında kılıç sallayan Yunan soylularını alaşağı ederek egemenliklerini yıkmışlardı.

Atina devleti sınıflı bir toplumdu. En üstte kentin siyasal yaşamına katılma hakkı olan vatandaşlar, ortada metekler (o kentte oturan ve ticaret yapan yabancılar) ve en altta köleler vardı ve demokrasinin önündeki zincirlerin ilk halkasını kırmışlardı. Aristoteles bile insanların değer sırasını erkek, kadın ve köle olarak saptamıştı. İ.Ö. 5’inci yüzyılda ilk tragedya düzenlendi… Eğitim, tragedya ile böyle başlamıştı amfiteatrlarda… yoksullar seslerini tiyatroyla duyurmuştu güçlülere.

Osmanlı dönemi 
   Osmanlı’da sanat etkinlikleri; şenlikler (fetihlerden sonra donanma şenlikleri, padişah çocuklarının sünnet düğünleri, tahta çıkış ve av şenlikleri, hüner sahiplerinin gösterileri) düzenlenmesi şeklinde bir başlangıç göstermiştir.

   II. Selim ve III. Murad’ın saraylarında meddahlar, mukallitler, şairler ve kıssahanlar vardır. Batı kuklası Türkiye’ye 18’inci yüzyılda girmiş, bu dalı ipli kukla, gölge oyunu (karagöz), orta oyunu (tulûat veya karagöz’ün oyuncular tarafından yere indirilişi) izlemiştir.
Matbaanın icadından yıllar sonra İstanbul’da basım hayatına girmesi gibi tiyatro da 19’uncu yüzyılda Osmanlı topraklarında daha doğrusu sarayda görülmeye başlamıştır.

Bir oyundan çıkarsama
   Üsküdar Musahipzade Celâl tiyatrosunda geçmiş yıllardan birinde Şekspir (Shakespeare) isimli oyunu izlemiştim. Oyun, toplumsal ve yaşamsal yol ayrımlarımızı, insanlık sorunlarımızı, iç dünyamızın zenginliği ve derinliğini anlatıyordu. Olup bitenlerin bir akıl hastanesinde cereyan ettiği oyuna, yakın dönem tarihinden bazı adlar da katılmış; deliliğin, egoistlik ve şüphecilikten uzak olduğu öne çıkarılmıştı.

   Karakterlerden adı Uzaylı olan, akıl hastanesi doktoruna söylediği, “Stalin öldü diyorsunuz. Niye ölsün? O adam kendisini Stalin zannediyor ve günah çıkarmak istiyor. Bırakın çıkarsın. Size ne zararı var?” sözleri, hoşgörü sınırlarımızı daha ileriye taşımamızın uygun olacağını işaret etmekteydi.

   Baskıcı kalıplardan kendimizi uzak tutmamız gerektiğine yer verilerek aşırı şüpheci sınırlamaları kaldırmak gerektiği anlatılmak istenmiş, oyunun sonunda sevginin galip geldiği vurgulanarak mutluluk şarkılarıyla perde kapanmıştı. Bir başka anlatımla, oyunun kara mizah şeklinde biçimlendirildiğini ve müzikal hava içinde sunulduğunu söylemek de mümkündü.

Doktor’un Uzaylı’ya yönelttiği “Sizde tiyatro nasıldır?” sorusuna Uzaylı’nın cevabı, “Tiyatro bir sanattır diyorsunuz. Bizde buna ihtiyaç yok. Bizim söylediklerimizle düşündüklerimiz ve düşündüklerimizle söylediklerimiz aynı şeylerdir. Biz bunu yaşıyoruz, onun için tiyatromuz yok. Siz farklı davrandığınız için tiyatronuz var.” sözler ise bugünümüzü tarif etmesi bakımından ne kadar anlamlıydı.

Haldun Taner’in yayınladığı “ulusal bildiri”den
“Her gece saat dokuzda dünyanın dört bir bucağında binlerce perde açılıyor.

Her gece saat dokuzda milyonlarca insan ışıklandırılmış bir sahneden kendi dünyasının, kendi sorunlarının yoğunlaştırılmış bir kesitini ilgi ile izli¬yor. Oyalanıyor, eğleniyor, heyecanlanıyor, düşünüyor, bilinçleniyor.

Her günkü sürgit yaşamının akışı içinde tam fark edemediği ya da edip de unuttuğu bazı ana sorunları yeni bir gözlükle görmeye başlıyor…

…İnsanoğlu doğa karşısındaki korkularından başlayarak yüzyıllar boyunca acılarını, sevinçlerini, ihtiraslarını, düşüncelerini, düşlerini, özlem¬lerini, taşlamalarını, dünya görüşlerini, savaşımlarını, her şeyini somutlaştırıp dile getirmiştir…”

Tiyatronun toplum yaşamındaki önemi
   İnsan, ilk eğitimini annesinden alır, aile kültürüyle şekillenmeye başlar. Okullarda aldığı eğitimle gelişir, toplum kültürüyle bezenir. Bu kültüre en büyük katkıyı tiyatro sağlar. Yazımın “çıkarsama” bölümünde anlatılan hoşgörü, sevgi, saygı, nezaket, görgü kuralları ve barış kavramlarının önemini vurgulayan tiyatro, içeriğine müziği de alarak en ilginç sanat dallarından biri olma özelliğini kazanmıştır.

   Tiyatro, bazen tarihte yaşanmış bir olayı canlandırır, ders almamızı sağlar; bazen bir duyguyu gözler önüne serer, daha estetik heyecan yaratır. Bireyleri düşünmeye, sorumluluk hissetmeye, sorgulamaya ve toplumsal dayanışmaya iter. Düşünülenlerin söylenemediği ve gerçeklerin tüm çıplaklığıyla ortaya konulamadığı toplumlarda en çok meyveyi üreten tiyatro, en çok saldırıya uğrayandır aynı zamanda.

    Oyuncular, “bizler”i oynarlar, yaptıklarımızı sorgulama ve süzgeçten geçirmemizi öğretirler. Tiyatroyu tiyatro yapan sanatçının dil vukufiyeti, kelimeleri ustalıkla yerinde kullanması, jest ve mimiklerle konuları anlamlandırmasıdır.
   
Sanatçılarımız, kendileri için ayıracakları en güzel zamanları bizler için harcarlar. Servet hırsı, erkenden terfi beklentisi, rahatlık ve sağlık sorunu gibi kavramlar uzaktır onlara… Ülkelerin siyasi konjonktürleri de mağdur olmaları için yeterli bir sebeptir. 
  
Toplumumuzun estetik düzeyini yükseltmek için çırpınan özveri sahibi tiyatro sanatçılarımıza, edebiyat ve sanat hayatına katkıları nedeniyle minnet borçluyuz, teşekkürler ediyoruz. 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —