20’nci yüzyıl, Avrupa Kıtası, Ortadoğu, Karadeniz ve Akdeniz Havzası ile I. Dünya Savaşı’nı, Uzak Doğu’nun eklenmesiyle de II. Dünya Savaşı’na tanık olmuştu. Geniş bölgelerde cereyan eden harpler; saldıranı, mağdur olanı ve toprak kaybeden milletleriyle milyonlara varan insan kaybına neden olmuştu. Gizli ve büyük emellerin su yüzüne çıkmasıydı bu harplerin sebepleri…
Savaşların sonunda imzalanan barış antlaşmaları bazı devletlere geçirilmiş boyunduruk, bazı devletlerin asker ve silah sayılarını sınırlayan birer cendereydi.
Birinin sonucu diğerinin sebebini tetikler
Harp tarihi, ilk harplerin sebeplerinin gayet basit olduğunu gösterir. Bu harplerde liderlerin üstün olma duygusuna kapılmaları, toprak ve “ücretsiz amele” niteliğinde esir kazanma arzuları gibi sudan ama insan hakları ihlâlleriyle dolu olaylar göze çarpar. Daha sonra sömürme hırsının öne geçtiğini görürüz.
Petrol yataklarının Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında yer alıyor olması, nasıl ki siyasi anlaşmazlıkları körüklemişse, yerküredeki su kaynaklarının giderek azalması da su savaşlarını tetikleyecektir.
Bu gerekçelerle ülkeler veya milletler, yıllar sonra almaları gereken şekle göre dizayn edilmiştir. Hep bir şeylerin eksikliğini veya hırslarını yaşayan ülke veya merkezlerin bu ihtiyaçlarını kapatma istekleri, Afrika Kıtası’nın tamamındaki ülkelerle Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Ukrayna’da lokal savaş ve terör faaliyetleriyle kapatılmak veya giderilmek istenmiştir.
İsimsiz savaş
Günümüzde savaş veya kargaşa çıkarmanın gerekçesi hazırdır: Antidemokratik uygulamalar… Ve demokrasi adına yapılan müdahaleler sonucu o ülkelere demokrasi getirilmektedir (!).
Bu savaşların cereyan ettiği ülkelerin yüzölçümleri (Ukrayna, Afganistan, Irak, Yemen, Suriye, Filistin, Libya), nüfusları ve sahip oldukları servetleri incelendiği zaman çarpıcı bir sonuçla karşılaşılır: Milletler, önceki dünya savaşlarından aşağı kalmayacak bir yüzölçümünü kapsayan sahada kargaşa ortamına itilmişlerdir. Muhtelit (karma) kuvvet ve geliştirilmiş silahların kullanılması çok sayıda insanın hayatına mal olmaktadır.
Afrika’da, Orta ve Güney Amerika ülkelerinde meydana gelen olayları da bu torbanın içine atarsak insan kayıpları ve maddi zararların önceki iki büyük savaşa eşdeğer nitelikte olduğunu söylemek mümkün olur.
Bu yeni dünya savaşında kurşun atmadan ve kan çıkarmadan bir milleti esarete götürmek ve o ülkenin ekonomisine darbe vurarak muhtaç duruma düşürmek temel ilkedir. Hedef olarak seçilen ülke/ler, suni şekilde yaratılan ekonomik krizler, basın propagandaları ve siber saldırılarla kargaşa ortamına sürüklenebilmektedirler. O ülkenin zayıf tarafları bilinen liderine dev aynası tutulur: tehdit, şantaj, büyük projelere eşbaşkanlık gibi gaz verme ve yemlemelerle kıvama getirilir.
Katalizör unsurlar
Dünyadaki iktisadi kuruluşlar kredi notları, faiz oranları ve döviz kurlarıyla oynayarak kaynama sürecini hızlandırır. Bir de korku yaratacak olgular üretilince artık o ülke macera kulvarına girmiş demektir.
İster asker ister sivil olsun, bir lideri havalandırmanın veya uçurmanın ne denli tehlikeler yarattığını Napolyon’nun, Hitler’in ve Enver Paşa’nın icraatlarında görüyoruz; ama ders almıyoruz.
Gelişmekte olan ülkelerde söyleyeni değil bağıranı dinlerler.
